Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Erbakan, Türkiye’nin gündemini meşgul eden Sedat Peker iddialarına ilişkin, halkın asıl gündeminin geçim sıkıntısı ve işsizlik olduğunu hatırlatarak, iddiaların ciddi olduğunu ve mutlaka araştırılması gerektiğini, her şeyde olduğu gibi bu yaşananların da dış güçlere bağlanmasını doğru bulmadıklarını söyledi.

Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Dr. Fatih Erbakan, partisinin İstanbul il başkanlığında düzenlenen haftalık olağan basın toplantısında gündemi değerlendirdi.

27 Mayıs’ın Arkasında ABD Vardı

27 Mayıs askeri darbesini yıldönümünde darbelerden en çok mağdur olan siyasi hareketin Millî Görüş olduğunu hatırlatan Genel Başkan Erbakan, 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin arkasındaki gücün ABD olduğunu yineledi ve bir daha demokrasi dışı, halkın iradesini hedef alan darbelerin yaşanmaması için dua ettiklerini ifade etti.

Halkımız Borç ve Faiz Batağında

Erbakan halkın asıl gündeminin geçim sıkıntısı ve işsizlik olduğunu belirterek şöyle devam etti:

“Türkiye’de Pandeminin başladığı 2020 Mart ayından 2021 Mart ayına kadar geçen bir yıllık sürede hane halkının kredi kartı borçları %47 arttı. Hane halkının bankalara, finans kuruluşlarına toplam borcu ise %36 artışla 899 milyar TL’ye ulaştı. Yani diğer bir deyişle 83 milyon vatandaşın bankalara, finans kuruluşlarına borcu 100 milyar doları aştı. Bu da iktidarın salgın süresince desteksiz bıraktığı, hiçbir nakdi katkı sağlamadığı milyonlarca insanın, hayatını ihtiyaç kredisi çekerek, kredi kartıyla borçlanarak sürdürdüğünü, kirasını, faturasını, yeme-içme ihtiyacını yani en temel ihtiyaçlarını faizli borçla karşılamaya çalıştığını gösteriyor. 83 milyonluk ülkede 34,5 milyon kişi kredi borçlusu durumunda. Sektörler ve işletmeler açısından da tablo çok farklı değil. Pek çok sektörde şirketler, işletmeler kredi ve borçla ayakta duruyor. Krediler yapılandırılarak, yeni çekilen kredilerle önceki kredi kapatılarak, kredi kartı borçları ihtiyaç kredisi çekilip ödenerek bireyler yaşamaya, işletmeler kendilerini yüzdürmeye çabalıyor.”

Genç İşsizlik Alarm Veriyor

Türkiye’nin, dünyanın en yüksek genç işsizlik oranına sahip ülkelerinden bir tanesi haline geldiğini söyleyen Erbakan, “Artan nüfusuna, gençlerine iş-istihdam imkânı oluşturmanın bir ülkenin en önemli meselelerinden bir tanesi olduğunu söyledik… Şimdi de yeni bir istatistik daha ortaya konuldu. Türkiye, OECD ülkeleri içinde gençleri en çok ‘boşta gezen’ ülke. Türkiye ne eğitim alan ne de istihdamda olan, yani okumayan ve çalışmayan, ‘boşta gezen’ gençlerin oranında %28,8 ile OECD ülkeleri arasında ilk sırada. Bu düzeyde bir boşta gezen genç oranı maddi ve manevi açıdan yıkıcı sonuçlar doğuracak çok sayıda sosyal, toplumsal problemlere yol açma potansiyeli taşır.” ifadelerini kullandı.

AB’den Bize Fayda Yok, Çözüm D-8’i Canlandırmak

Avusturya’nın Gazze’de çocukları katleden İsrail’e verdiği desteği hatırlatan Erbakan, AB’den bize fayda gelmeyeceğini, çözümün D-8’i canlandırmak olduğunu belirtti: “Avusturya’da devlet binalarına İsrail bayrağı asılarak açık bir şekilde İsrail’e destek verildi. Gözlerimizle gördük. Başbakanlık binası üstünde Avusturya bayrağı ile İsrail bayrağı yan yana göndere çekilmiş. Yine bu olay bizzat Merhum Erbakan Hocamızın ifade ettiği, “Siyonizm bir timsah ise, bu timsahın üst çenesi ABD, alt çenesi AB, gövdesi Müslüman ülkelerdeki işbirlikçiler, kuyruğu ise İsrail’dir” diye tanımlama yapmıştır. Bu olay tanımlamanın ne kadar doğru olduğunu gösteriyor’. Ayrıca Avrupa Parlamentosu’nda (AP) öteden beri tartışılan “Türkiye Raporu” da kabul edildi biliyorsunuz. AP’nin tam üyelik müzakerelerinin askıya alınması çağrısı statüsü gereği tavsiye niteliğinde olduğundan bu aşamada somut bir sonuç doğurması söz konusu değil, ancak bu çağrı AB komisyonu ve AB Liderler Zirvesi’nde gündeme alınarak kabul edilirse üyelik müzakerelerinin kesilmesi ya da tümden sonlandırılması mümkün olabilir. Böylelikle iktidarın yıllardır büyük bir coşkuyla sarıldığı bir dalın daha hayal olduğu ortaya çıktı. Sadece tek başına bu olay dahi iktidarın sürekli tekrarladığı “Geleceğimizi AB’de görüyoruz” sözünü sorgulaması için yeterli bir sebeptir.  Tüm bu ibretlik olaylar karşısında asıl yapılması gereken ise; Hükümet’in 19 senedir adeta rafa kaldırdığı D-8 Organizasyonu’nu canlandırmak, güçlendirmek ve bir an önce D-60 adımını atmak için çaba göstermektir.” dedi.

Erken Seçime Gidip Halkımızı Millî Görüş Zihniyeti ile Buluşturmalıyız

Bir gazetecinin erken seçim sorusu üzerine Erbakan “Erken seçimin bir an evvel olmasını ve milletimizin Millî Görüş iktidarı ile buluşmasını istiyoruz. Çünkü söylediğimiz gibi halkımız için tablo giderek ağırlaşıyor. Millî Görüş’ün ekonomi politikasını ortaya koyup borç faiz zam ekonomisi yerine üretim istihdam ihracat ekonomisi borçla faizle değil milli kaynaklarımızla kaynak üretecek bir yönetimin gelmesi lazım.” ifadelerini kullandı.

Sedat Peker İddiaları Yorumu: Her Şeyi Dış Güçlere Bağlamak Olmaz

Türkiye’de gündemi meşgul eden Sedat Peker iddialarına ilişkin de soruyu yanıtlayan Erbakan, “Bir defa iddialar çok ciddi. İddialarda söz konusu olan kişiler önemli ve kritik görevlerde. Kamuoyu ve toplumun da bu konuya ilgisi çok yüksek. Dolayısıyla bu iddiaları göz ardı etmek gibi bir durum söz konusu olamaz. En başta bu iddiaları araştırılmasının Ak Parti’nin istemesi lazım. Çünkü töhmet altında kalıyorsunuz. Tabii konuyla ilgili Meclis’e gelen araştırma komisyonu kurulması teklifi AK Parti ve MHP’nin oyları ile reddedilmesi de bizleri şaşırtmadı. Ayrıca her olayı da dış güçlere bağlamamak lazım. Dış güçlerin size operasyon yapması için onların oyununu bozmanız lazım. Hangi noktada dış güçlerin ajandasına aykırı hareket ettiniz? Kürecik’te radar sistemi kur diyorlar kuruyorsunuz, Afganistan’a asker gönder diyorlar gönderiyorsunuz? 19 yılda 530 milyar dolar borç faizi haraç ödüyorsun. Dolayısıyla artık Her şeyi dış güçlere bağlamanız toplum tarafından da hoş karşılanmıyor.” şeklinde konuştu.

Genel Başkanımızın Konuşmasının Tam Metni

BORÇ- FAİZ BATAĞI

Türkiye’de pandeminin başladığı 2020 Mart ayından 2021 Mart ayına kadar geçen bir yıllık sürede hane halkının kredi kartı borçları %47 arttı, hane halkının bankalara, finans kuruluşlarına toplam borcu ise %36 artışla 899 milyar TL’ye ulaştı…

Yani diğer bir deyişle 83 milyon vatandaşın bankalara, finans kuruluşlarına borcu 100 milyar doları aştı…

Yani bir başka deyişle de 1 trilyon TL’ye yaklaştı…

Yani 83 milyon vatandaşın, hane halkının bankalara borcu  Ak Parti iktidarı döneminde 140 KAT ARTTI …!!

Bu 899 milyar TL’lik borcun  % 46’sının ihtiyaç kredisi olması, %17’sinin de kredi kartı kullanımından kaynaklanması dikkate alındığında söz konusu tutarın %63’ünün ihtiyaç kredileri ve kredi kartı harcamalarından olduğu görülüyor.

Bu da iktidarın salgın süresince desteksiz bıraktığı, hiçbir nakdi katkı sağlamadığı milyonlarca insanın, hayatını ihtiyaç kredisi çekerek, kredi kartıyla borçlanarak sürdürdüğünü, kirasını, faturasını, yeme-içme ihtiyacını yani en temel ihtiyaçlarını faizli borçla karşılamaya çalıştığını gösteriyor….

84 milyonluk ülkede 34,5 milyon kişi kredi borçlusu durumunda….

Kredi çekme olanağı bulunmayan çocuklar, 18 yaş altı nüfusu düştüğünüz zaman, kalan nüfusun üçte ikisi borçlu ve yaşamını borçla, gelecekteki gelirlerini bugünden tüketerek idame ettiriyor.

Sektörler ve işletmeler açısından da tablo çok farklı değil. Pek çok sektörde şirketler, işletmeler kredi ve borçla ayakta duruyor. Krediler yapılandırılarak, yeni çekilen kredilerle önceki kredi kapatılarak, kredi kartı borçları ihtiyaç kredisi çekilip ödenerek bireyler yaşamaya, işletmeler kendilerini yüzdürmeye çabalıyor.

Şimdi de iktidar,  Kredi Garanti Fonu (KGF) kefaleti ve hazine garantisiyle, kamu bankaları üzerinden halkı tekrar borçlandırma planına geçiyor.

Bugüne kadar sorunlara çözüm olmayan, pek işletmeyi, şirketi borç batağına sürükleyen bu yöntemle iktidar birkaç ay daha ekonomiyi ayakta tutmaya, suni teneffüs yaptırmaya yöneliyor.

Milyonlarca insan için borç ve faiz girdabı daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Diğer taraftan,

Pek çok ekonomistin de belirttiği gibi, kısa vadeli dış yükümlülükler yıllardır Türkiye’nin tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor.

Bir yıldan kısa sürede ülke olarak ödememiz gereken dış borç ve borç faizi miktarı 190 milyar doları aşmış durumda…

Bunun üzerine bir de finanse edilmesi gereken yıllık 40 milyar dolarlık cari açık eklenirse, 12 ay gibi kısa bir sürede 230 milyar dolar bulmamız gerektiği gerçeğiyle karşılaşıyoruz.

Bundan 10 yıl önce kısa vadeli dış yükümlülüklerin GSYH’ye oranını yüzde 18 iken, bugün bu oran yüzde 26’ya gelmiş durumda…

12 ay içinde GSYH’nın neredeyse 3’te 1’i kadar döviz bulup dış ödemelerini yapmanız lazım…!!

Bu yük artık altından kalkılamayacak bir hal almıştır, mevcut iktidar bu çarkı artık döndüremeyecek noktaya gelmiştir…!!

Bu tablo elbette ki 19 senedir uygulanan Borç-Faiz ekonomisinin sonucudur…

Üretim olmadan, ihracat olmadan, ülkede üretim ve ihracat yapılacak iklimi oluşturmadan bu tablodan kurtulmak mümkün değildir…

…………………,,,,,,,,,………………………………………………..

İŞSİZLİK

Türkiye’nin dünyanın en yüksek genç işsizlik oranına sahip ülkelerinden bir tanesi haline geldiğini, üniversite diplomalı işsizler ordumuzun 1,5 milyon kişiyle TSK ordumuzu 3’e katladığını daha önce defalarca ifade ettik…

Artan nüfusuna, gençlerine iş-istihdam imkanı oluşturmanın bir ülkenin en önemli meselelerinden bir tanesi olduğunu söyledik…

Şimdi de yeni bir istatistik daha ortaya konuldu. Türkiye, OECD ülkeleri içinde gençleri en çok ‘boşta gezen’ ülke…

Türkiye ne eğitim alan ne de istihdamda olan, yani okumayan ve çalışmayan, ‘boşta gezen’ gençlerin oranında % 28.8 ile OECD ülkeleri arasında ilk sırada.  (Bu alanda OECD ortalaması % 12.8)

Bu düzeyde bir boşta gezen genç oranı maddi ve manevi açıdan yıkıcı sonuçlar doğuracak çok sayıda sosyal, toplumsal problemlere yol açma potansiyeli taşır…

Bu soruna çözüm bulmak öncelikle devletin, Hükümet’in görevidir.  Bu çözüm de biraz önce de söylediğimiz gibi, ancak ve ancak borç-faiz, beton-çimento ekonomisi yerine üretim-istihdam-ihracat ekonomisine geçişle mümkün olur…..

………………………..,,,,,,,,…………………………………………..

Yoksulluk, Geçim Sıkıntısı Kaynaklı İntiharlar Her Geçen Gün Artıyor…

Geçtiğimiz hafta İstanbul Haseki tramvay durağında gerçekleşen intihara ilaveten, son günlerde Şanlıurfa, İzmir, Hatay, Antalya ve Mersin’den art arda gelen intihar haberleri bizleri derinden etkilerken, Milletimiz’in içinde bulunduğu sosyo-ekonomik sorunların boyutunu ve bu sorunların ortaya çıkardığı ruhsal ve psikolojik yıkımın etkisini de ortaya koymuştur.

Elbette ki sebep ne olursa olsun, hiçbir acı, hiçbir sorun intihara gerekçe olamaz, bir insanın kendi canına kıyması asla kabul edebileceğimiz bir durum değildir.

Artan intihar vakaları ile ilgili değerlendirme yaparken amacımız, ortaya çıkan bu acı tablonun sebeplerini doğru tahlil etmek ve milletimizin tek bir ferdinin dahi intihar etmesine, hayatını sonlandırmasına gönlümüzün razı olmadığını ifade etmektir.

Türkiye’de TÜİK’in yayınladığı rapora göre 2017, 2018 ve 2019 yıllarında yaşanan intihar vakaları sayısal olarak da, oransal olarak da artmaktadır.

2009-2019 yılları arasında, 10 yılda kayıtlara geçen intihar sayısı maalesef 35 bine yaklaşmıştır…

Yine  TÜİK verilerine göre bu intiharlar arasında “ekonomik sebepli” olanlar 1. Sırada yer almaktadır. Kayıtlara  “Aile Geçimsizliği”,  “Geçim Zorluğu”, “Ticari Başarısızlık” olarak geçen sebeplerin tamamı ekonomik sıkıntıların intihar vakalarındaki etkisini göstermektedir.

Yıllardır söylediğimiz fakirliğin, gelir dağılımı adaletsizliğinin, kaynakların adil bir şekilde paylaşılmamasının ülkemizin çok önemli bir yarası olduğu gerçeği,  bu son intihar vakalarıyla bir kez daha açıkça ortaya çıkmış oldu.

Bu intiharlar, yıllardır üretime ve istihdama dayalı olmayan, borçla, krediyle, yüksek faiz getirisi için ülkeye giren sıcak para ile yürütülen ekonominin ağır sonuçlarıdır.

Bu tablo, 20 yıldır uygulanan borç-faiz, beton-çimento ekonomisinin, kaynak ve imkanların tahsisinde “Önce Millet” yerine, “Önce İmtiyazlılar” denilerek hareket edilmesinin sonucudur.

Tarihi rekorlar kıran işsizlik oranları, açlık sınırında bir hayat sunan asgari ücret,  geleceğe dair umutları tükenen genç nesil,  kredi kartı ve banka kredisi borcu altında ezilen insanlar,  elektrik faturasını ödeyemediği için karanlıkta kalan 4 milyon hane, sosyal yardıma muhtaç  7 milyon hane,  siftah yapamadan akşam eden ve kısıtlama kararıyla son bir yılda doğru dürüst dükkanını açamayan ve devletten de dişe dokunur bir destek alamayan esnaflar, torununun sünnetine giderken bir çeyrek altın dahi alamayan emekliler, çocuğunun küçücük bir isteğini yerine getirecek parası olmayan babalar, mutfakta boş buzdolabıyla baş başa kalan ev hanımları…

Halkımızın bu acı gerçekleri “neden bu kadar intihar vakası yaşanıyor” sorusunun cevabı olarak karşımızda durmaktadır…

Özellikle son bir ayda yaşanan tüm intihar vakalarının arkasında pandemi süreciyle daha da ağırlaşan hayat şartları, daha da derinleşen ekonomik sıkıntılar bulunmaktadır…

-İktidarın “Önce İmtiyazlılar” anlayışını terk edip, “Önce Millet” anlayışına geçmesi şarttır. Paylaşımda adaleti tesis etmesi şarttır.

-İktidarın görevi yoksul bırakılmış halka sadaka dağıtan, hayır kurumu işlevi görmek değil, halkın alım gücünü, refah seviyesini artıracak adımları atmaktır. İşsiz milyonlara iş imkanı sağlamaktır.

-Hem ekonomik açıdan, hem de manevi açıdan insanımızı intihara sürükleyen sebeplerin ortadan kaldırılması, refah seviyesi yüksek, manevi açıdan donanımlı bir toplumsal yapının oluşturulması bir iktidarın en önemli görevidir.

-Tek bir vatandaşımızın dahi hayatını sonlandıracak bir sona sürüklenmesinin önüne geçecek ekonomik ve sosyal tedbirleri almak iktidarın boynunun borcudur…

Bizler Yeniden Refah Partisi olarak  “Yaşanabilir Bir Türkiye” idealiyle çalışmaya devam ediyoruz…

-Biz  “paylaşımda adalet” ve “yönetimde adaleti” sağlayacağız, kaynakların, gelir ve servetin adil bir şekilde paylaşılmasını sağlayacağız.   

-Bizim iktidarımızın önceliği imtiyazlılar değil, millet olacak.  

-Bizim iktidarımızda sadece imtiyazlıların değil, herkesin refah içerisinde yaşayacağı, annelerin ve babaların çocuklarının istekleri karşısında boynu bükük kalmayacağı bir Türkiye’yi inşa edeceğiz.

…………………………………………………………..

VATANDAŞIN SAĞ CEBİNDEN ALIP SOL CEBİNE KOYMA,  MİLLETE KAŞIKLA VERİP KEPÇEYLE ALMA UYGULAMASI DEVAM EDİYOR

20 Mayıs’ta açıklanan Cumhurbaşkanı kararına göre akaryakıt ürünlerinden alınan özel tüketim vergisi (ÖTV) %54,  %78 ve %189 oranında artırıldı…

-ÖTV 95 oktan benzinde litre başına  0.86 TL’den 1.33 TL’ye,

-98 oktan benzinde  1.03 TL’den 1.58 TL’ye çıkarıldı.

-ÖTV litre başına motorinde 0.72 TL’den 1.29 TL’ye çıkarılırken,

-Motorlu taşıtlarda yakıt olarak kullanılan  LPG’de 0.28 TL’den 0.81 TL’ye  yükseltildi.

Geçen yılın son 7 ayında akaryakıt ürünlerinden ‘15.5 milyar TL’ ÖTV tahsilatı yapıldığına göre,  bu ÖTV artışıyla bu senenin kalan 7 ayında akaryakıt ürünlerinden yaklaşık ‘25 milyar TL’ ÖTV tahsilatı yapılacak. 

Bu ne demektir ?

Büyük reklamlarla anlata anlata bitiremedikleri ‘tam kapanma desteği’ olarak esnafa verilecek olan 4.5 milyar liralık hibe,  ÖTV artışıyla yaklaşık 3 ayda vatandaştan tahsil edilecek demektir…

Yani vatandaşa verilen sözüm ona destek, yine vatandaşın cebinden fazlasıyla geri alınmış olacak…

Hükümetlerin görevi vatandaşa kaşığın ucuyla verip sapıyla çıkarmak, vatandaşın sağ cebine bir şey koyarken sol cebinden almak değil, ilave kaynak üretmek ve bu kaynakla halkına gerçek manada katkı sağlamak, vatandaşının refah seviyesini artırmaktır…!!

DİĞER TARAFTAN VERDİĞİNİ FAZLASIYLA GERİ ALMASA DAHİ,  VERDİĞİ NE ??

Milyonlarca esnafa 4,5 milyar TL, Diğer taraftan 5 tane müteahhide yolcu ve araç garantili köprü, otoyollar, havaalanları, hastaneler için 2021 bütçesinde ayrılan garanti ödemelerinin tutarı 31 milyarTL.

Yani milyonlarca esnafa müjde olarak sunulan desteğin 7 katı para sadece birkaç tane holdinge…!!

Böyle olunca da ne oluyor ??

TESK’in açıkladığı rakamlara göre 2021’in ilk çeyreğinde işyerini kapatan esnaf sayısı 29 bin olurken, geçen yıl  kapanan esnaf işyeri sayısının ise 100 bin olduğu duyuruldu.

2021’in ilk 4 ayında 434 esnafın ekonomik sıkıntılar, biriken borçlar ve ödemeler nedeniyle intihar ettiğini ortaya konuldu.

…………………………………………………………

Sayın Cumhurbaşkanı geçen hafta yapılan Kabine Toplantısı sonrası yaptığı açıklamalarda, Kudüs’te devam eden olaylarla ilgili olarak,

“Kudüs’ün üç dinin temsilcilerinden oluşan bir komisyon tarafından yönetilmesi günümüz şartlarında en doğru ve tutarlı yol olacaktır. Aksi takdirde bu kadim şehirde kalıcı barışı sağlamak kolay ve mümkün görülmüyor” diyerek, başta Filistinli Müslümanlar olmak üzere, tüm İslam Alemi’ni ve elbette ki bizleri hayrete düşürmüştür.

Bu fikri Vatikan, AB veya bir Avrupa devleti ortaya atsa hadi neyse,  ama Türkiye’nin C. Başkanı’nın bunu dile getirmesi tüm Müslümanları gerçekten de büyük hayal kırıklığına uğratmıştır.

Böyle bir düşünce İslâm dünyası açısından asla kabul edilemez bir düşüncedir. 

Kudüs Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa’nın şehri, Selahaddin Eyyubi Hz.’nin, bizlere emaneti, tüm Müslümanların kılıç hakkıdır, dolayısıyla İslam toprağıdır ve öyle de kalacaktır…!!

Kudüs’ün üç dinin ortak merkezi olması yönünde bir baskı daha BM ilk kurulduğunda da yapılmış, ancak Filistinli Müslümanlar tarafından şiddetle reddedilmiştir. Bunun üzerine İsrail kaba kuvvetle işgallere başlamıştır.

Sn. Cumhurbaşkanı’nın bu açıklamasıyla aslında, Siyonistlere karşı Müslümanların vermiş oldukları haklı mücadeleye rağmen, Hıristiyanların da yönetime dahil edilmesi suretiyle, Hıristiyan dünyasına, mülkiyette ve yönetimde hukuksal haklar edinmeleri teklif edilmektedir.

Müslüman toprağı olan Kudüs’ün sadece Yahudiler yetmez, Hirstiyanlar tarafından da bölüşülmesi istenmektedir. Teklif edilen yeni statü ile Ortadoğu’da Vatikan’a önemli bir siyasî etkinlik kazanma fırsatı sunulmaktadır.

KUDÜS DAVASI’yla, bugüne kadar sayısız şehit verilerek yapılan mücadeleyle bağdaşmayan BÖYLE BİR SÖYLEM ASLA KABUL EDILEMEZ.

TÜRKIYE ASLA BÖYLE BIR MİSYONUN PARÇASI OLMAMALIDIR . 

……………………………………………………………

Bu süreçte,  yani Siyonist İsrail Devleti Kudüs’te, Mescidi Aksa’da terör estirirken, Avusturya’da devlet binalarına İsrail bayrağı asılarak açık bir şekilde İsrail’e destek verildi…

Başbakan Kurz, Twitter hesabından 14 Mayıs’ta yaptığı açıklamada, İsrail ile dayanışma amacıyla bu ülkenin bayrağının Başbakanlık binasına çekildiğini duyurdu.

Avusturya Hükümeti’nin bu tavrı Milli Görüş olarak 50 senedir söylediğimiz; 

“AB, Amerikan Yönetimi, BM, IMF, Dünya Bankası, Dünya Sağlık Örgütü  vb hepsi tek merkeze bağlıdır, bu merkez de Siyonizm’dir” sözünün doğruluğunu ortaya koyan sayısız örnekten bir tanesi olmuştur.

Yine bu olay bizzat Merhum Erbakan Hocamız’ın ifade ettiği, ”Siyonizm bir timsah ise, bu timsahın üst çenesi ABD, alt çenesi AB, gövdesi Müslüman ülkelerdeki işbirlikçiler, kuyruğu ise İsrail’dir” sözünü hatırlatmıştır.

Sadece tek başına bu olay dahi iktidarın sürekli tekrarladığı “Geleceğimizi AB’de görüyoruz” sözünü sorgulaması için yeterli bir sebeptir.

Tüm bu ibretlik olaylar karşısında asıl yapılması gereken ise;

Hükümet’in 19 senedir adeta rafa kaldırdığı D-8 Organizasyonu’nu canlandırmak, güçlendirmek ve bir an önce D-60 adımını atmak için çaba göstermektir.

…………………………………………………………..

Avrupa Parlamentosu’nda (AP) öteden beri tartışılan  “Türkiye Raporu”  kabul edildi…

[480 Evet, 64 Hayır, 150 Çekimser Oy] ile onaylanan raporda AP, AB’nin Türkiye ile tam üyelik müzakerelerini askıya alması, mali yardımların kesilmesi, insan hakları ve demokratikleşme alanlarındaki gerileme konusunda Türkiye’nin uyarılması, gerekirse yaptırım uygulanması çağrısında bulundu.

Raporda öne çıkan maddeler ve dikkat çekilen hususlar;

– Türkiye’nin AB değerleri ve standartlarıyla arasına mesafe koyması ilişkilerde tarihi bir dibin görülmesine neden oldu.

– Türkiye’nin reform konusundaki isteksizliği daha derinlikli bir ilişkinin önünde engel olmuştur.

Daha geçtiğimiz aylarda bizzat Sn. C.Başkanı’nın “Bugüne kadar ne istediniz de yapmadık” dediği AB’nin parlamentosu bugün bu tavrı sergiliyor…

Çok ibretlik bir durum …!!

AP’nin tam üyelik müzakerelerinin askıya alınması çağrısı statüsü gereği tavsiye niteliğinde olduğundan bu aşamada somut bir sonuç doğurması söz konusu değil,  

Ancak bu çağrı AB komisyonu ve AB Liderler Zirvesi’nde gündeme alınarak kabul edilirse üyelik müzakerelerinin kesilmesi ya da tümden sonlandırılması mümkün olabilir.

Böylelikle iktidarın yıllardır büyük bir coşkuyla sarıldığı bir dalın daha hayal olduğu ortaya çıktı…

Milli Görüş’ün 50 senedir haykırdığı;

“Bizi AB’ye almazlar, sadece kapıya bağlayıp oyalarlar, alacağız, alıyoruz deyip istediklerini yaptırırlar” sözünün doğruluğu ortaya çıktı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir